Yeniden başlamak
Okulda yıllarca İngilizce gördüm, neden konuşamıyorum?
Kuralları biliyorsunuz, kelimeleri tanıyorsunuz, ama biri soru sorunca kafanız boşalıyor. Bunun sebebi bilgi eksikliği değil.
Hibrit Sınıf öğretmenleri 5 dakikalık okuma
Deneme dersine gelen yetişkinlerden en sık duyduğumuz tanıtım cümlesi şu: "Ben aslında biliyorum ama konuşamıyorum." Bu cümleyi kuranların çoğu ortaokulda ve lisede yıllarca İngilizce dersi görmüş, bir kısmı üniversitede hazırlık okumuş. Kâğıda bir test verseniz geçer not alırlar. Karşılarına biri oturup "So, what do you do?" diye sorduğunda ise yüzleri kızarıyor, aklındaki cevap Türkçe kalıyor.
Bu yazıda bunun neden olduğunu, sınıfta gördüklerimizle anlatmaya çalışacağız. Sihirli bir çözüm yazmayacağız. Ama sebebi anlamak, kendinize karşı biraz daha sabırlı olmanızı sağlayabilir.
Okul size tanımayı öğretti, söylemeyi değil
Okulda gördüğümüz İngilizce büyük ölçüde tanıma üzerine kuruluydu. Dört seçenekten doğrusunu bulmak, boşluğa uygun kelimeyi yazmak, bir paragrafı okuyup soruları cevaplamak. Bunların hepsi beynin "gördüğünü tanıma" tarafını çalıştırıyor.
Konuşmak başka bir iş. Konuşurken seçenek yok. Cümleyi sıfırdan, birkaç saniye içinde, karşınızdakinin yüzüne bakarak kurmanız gerekiyor. Okulda bunun provası neredeyse hiç yapılmadı. Kırk kişilik bir sınıfta bir öğrenci bir yıl boyunca belki on dakika konuştu, o da genellikle kitaptaki diyaloğu sesli okuyarak.
Yani sorun bilmemek değil. Bildiğinizi hiç bu hızda kullanmamış olmanız. Bir arabanın nasıl çalıştığını kitaptan çok iyi bilip hiç direksiyona oturmamış biri gibi.
Kafadaki çevirmen
Sınıfta en sık gördüğümüz şey şu: Öğrenci cevabı önce Türkçe kuruyor, sonra kelime kelime çevirmeye çalışıyor. Türkçe ile İngilizcenin cümle dizilişi neredeyse tersine olduğu için bu çeviri yarıda tıkanıyor.
"Dün akşam annemlerdeydik" demek istiyorsunuz. Kafanızda "yesterday evening, mother, -de, -ydik" diye parçalar dönüyor. Bu arada karşınızdaki bekliyor, siz de beklendiğinizi hissettikçe daha çok kilitleniyorsunuz. Çıkan cümle çoğu zaman "Yesterday evening I am in my mother" oluyor ve bunu söyledikten sonra kendinize kızıyorsunuz.
İşin aslı, ileri seviyedeki öğrenciler de çeviri yapıyor. Fark, onların sık kullanılan cümleleri parça parça değil, blok halinde hatırlaması. "We were at my parents' last night" onlar için tek bir kalıp. Bu kalıplar da ancak defalarca söylenerek yerine oturuyor.
Yanlış yapma korkusu
Yetişkin öğrencinin çocuktan en büyük farkı, rezil olmaktan korkması. Çocuk "I goed to park" der ve devam eder. Kırk yaşında bir müdür ise "goed" kelimesinin yanlış olduğunu bildiği için cümleye hiç başlamaz.
Okul yıllarından kalan izler de var. Bize gelen öğrencilerden bazıları, bir öğretmenin telaffuzlarıyla dalga geçtiğini hâlâ hatırlıyor. Bazısı tahtaya kaldırılıp yanlış yaptığı için sınıfın güldüğü günü anlatıyor. Bu anlar otuz yıl sonra bile dili bağlıyor.
Bizim sınıflarda yaptığımız ilk şey bunu çözmek. Öğretmen konuşan birini ortasında düzeltmiyor. Hataları bir kenara yazıyor ve konuşma bittiğinde kimin söylediğini belirtmeden, cümle olarak tahtaya taşıyor. "Bugün iki kişi 'I am agree' dedi, gelin buna bir bakalım." Kimse işaret edilmediği için herkes rahat. Üçüncü haftada öğrenciler kendi hatalarını kendileri yakalamaya başlıyor.
En sık duyduğumuz hatalar
Bu hatalar sizde de varsa yalnız değilsiniz. Hepsi Türkçenin yapısından geliyor ve hepsi düzeliyor.
- "I am agree" ya da "I am understand". Türkçedeki "-iyorum" eki "am" ile karışıyor. Doğrusu "I agree", "I understand".
- "I was born in 1985" yerine "I am born in 1985". Doğum geçmişte olmuş bir olay.
- "He go to work" ya da "She like coffee". Üçüncü tekil şahısta "-s" takısını unutmak. Türkçede fiil şahsa göre böyle değişmediği için kulak bunu aramıyor.
- "I have seen him yesterday". Present perfect ile geçmiş zamanı karıştırmak. Türkçede ikisi de çoğu zaman "gördüm" diye çevriliyor.
- "Make homework", "do a mistake". "Yapmak" fiilinin iki karşılığı var ve hangisinin nereye gittiği çoğunlukla ezberle öğreniliyor.
- "I like very much football". "Very much" cümlenin sonuna gidiyor: "I like football very much."
Bunları bir kâğıda yazıp ezberlemek pek işe yaramıyor. Yarayan, aynı yapıyı sınıfta farklı konularda defalarca duymak ve söylemek.
Ne değişince açılıyor
Deneyimimize göre dili açan üç küçük değişiklik var, hiçbiri büyük bir yöntem değil.
Birincisi, cümleleri kısaltmak. Türkçede uzun ve iç içe cümle kurmaya alışkınız. İngilizce konuşurken "Dün akşam yorgun olduğum için erkenden yattım ama gece yarısı çocuk uyandı" cümlesini tek seferde kurmaya çalışmayın. "I was tired last night. I went to bed early. Then my son woke up at midnight." Üç kısa cümle, hepsi doğru, hepsi anlaşılır.
İkincisi, aynı soruya birden fazla kez cevap vermek. Hafta sonu ne yaptığınızı pazartesi uygulamadaki derste anlatıyorsunuz, çarşamba sınıfta başka bir arkadaşınıza tekrar anlatıyorsunuz. İkinci seferde cümleler daha hızlı çıkıyor. Hibrit düzende bunu bilerek yapıyoruz: ekranda kurulan cümle, sınıfta yeniden söyleniyor.
Üçüncüsü, kendi sesinizi duymak. Haftada bir iki dakikalık ses kaydı istiyoruz ve çoğu öğrenci ilk kaydını dinlemekten hoşlanmıyor. Dördüncü kayıtta kendi gelişimini duyuyor ve bu, bir öğretmenin söyleyebileceği her şeyden daha ikna edici oluyor.
Kime ne kadar sürüyor
Bunu kesin bir rakamla söylemek dürüst olmaz. Okulda gördüklerinin büyük kısmını hatırlayan ve haftada düzenli olarak derse gelen biri, genelde ilk ayın sonunda kendini tanıtmayı, günlük işlerini anlatmayı ve basit sorular sormayı rahatça yapabiliyor. Toplantıda söz almak ya da bir yabancıyla uzun sohbet etmek daha fazla zaman istiyor.
Bir şeyi de açıkça söyleyelim: Dersin dışında İngilizceye hiç dokunmayan birinin ilerlemesi yavaş olur. Bunu kimseyi suçlamak için değil, beklentiyi doğru kurmak için yazıyoruz.
Bu yazıyı okurken kendinizi tanıdıysanız, nereden başlamanız gerektiğini görmek için seviye belirleme sorularını çözebilir ya da yeniden başlayanlar grubunun nasıl çalıştığına bakabilirsiniz.